ŞÜKRETMEK

İnsanın gün boyu istifade ettiği halde çoğu zaman aklına getirmediği, düşünmediği, ancak kaybettiği zaman değerinin farkına vardığı sayısız nimet vardır. Müslüman karşısına çıkan her detayda, her güzellik ve nimette, Yüce Allah 'ın üstün ahlakının, rahmetinin, sevgisinin ve merhametinin tecellilerini görür. Acz içerisinde olduğunun, Rabbimiz dilediği için nimete kavuştuğunun, kendine ait nimet elde edebilecek hiçbir gücü olmadığının çok açık bir şekilde şuurundadır. Bu şuur açıklığı nedeniyle Allah 'tan gelen her güzelliği, her nimeti takdir edebilecek ve tüm bunlara sürekli olarak şükretme ihtiyacı duyan bir ahlak gösterir.


Şükretmek, verilen her türlü nimetten ötürü, dille ve kalple Allah'a olan minnet ve teşekkürünü ifade etmek, bu nimetleri Kuran'da belirtildiği şekilde kullanarak hakkını vermek demektir. Şükür, her türlü nimetin tek sahibinin Allah olduğunun ve yalnızca O’ndan geldiğinin şuurunda olmak, bunu kalple ve dille ifade etmektir. Şükretmenin aksi ise Kuran’da, nankörlük anlamına gelen “küfür” terimiyle tanımlanır. Yalnızca bu tanım bile şükretmenin Allah Katında ne kadar önemli bir ibadet olduğunu ve bu ibadetten uzaklaşmanın insanı ne kadar kötü bir konuma soktuğunu göstermesi açısından yeterlidir.

Şükür hem büyük bir ibadettir, hem de insanı “azgınlaşmaktan” koruyan bir kalkan gibidir. Çünkü insanın nefsinde, zenginlik ya da güç bulduğunda zalimleşmeye, zorbalaşmaya, vicdansızlaşmaya karşı bir eğilim vardır. Kuran ahlakını yaşamayan biri, zenginleşip güzel imkanlara kavuşursa, genellikle acizliğini unutmaya ve kibirlenmeye başlar. Şükür, işte bu “azgınlaşmayı” engeller.

Şükreden insan bilir ki eline geçen her nimeti kendisine veren Allah’tır. Her nimeti de, Allah’ın yolunda, Rabbimiz'in istediği biçimde kullanmakla yükümlüdür. Kendilerine büyük makam, büyük mülk ve hakimiyet verilen Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın tevazu ve olgunluklarının anahtarı budur. Kendisine verilen mülk nedeniyle azgınlaşan Karun’un da yaptığı hatalardan biri, şükretmeyi bilmemesidir.

Eğer mümin, kendisine verilen nimetlerden dolayı azgınlaşmayacağını, kibirlenip şımarmayacağını yaptığı şükürle Allah’a gösterirse, Allah da ona daha fazla nimet verir. Allah’ın Kuran’da verdiği “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir” (İbrahim Suresi, 7) hükmü, bunu açıkça ifade etmektedir.

Kalben ve dille olmasının yanı sıra şükrün fiilen yapılması da çok önemlidir. Bu da, verilen nimeti Allah yolunda, Allah'ın rızasının en fazla olduğu yönde değerlendirmekle olur. İnsan mal, mülk, zenginlik, makam, mevki, itibar, zeka, sağlık, kuvvet gibi nimetleri Allah yolunda, Allah'ın emrettiği biçimde kullanmazsa verilen nimetin şükrünü hakkıyla yapamamış olur.

Bu yüzden, şükretmek Kuran'ın pek çok ayetinde tekrarlanan ve müminlerin çok titizlikle korumaları gereken bir ibadettir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Hayır, artık (yalnızca) Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol. (Zümer Suresi, 66)

Öyleyse Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helal (ve) temiz olanlarını yiyin; eğer O'na kulluk ediyorsanız Allah'ın nimetine şükredin. (Nahl Suresi, 114)

Şükretmekle mümin, Allah'ın sevgisini ve hoşnutluğunu kazanır, O'na daha fazla yakınlaşır. Sebeplere, vasıtalara takılmaz, sahip olduğu herşeyi yalnızca Allah'tan bilir ve şirkten uzaklaşır. Bu şekilde, verilen nimetin maddi lezzetinden kat kat daha fazla olan manevi bir lezzeti tadar. Verilen bu nimetler vesilesiyle Allah'ı yüceltir.


Bu dünyada verilen tüm nimetler şükrü veya nankörlüğü ortaya çıkarmak için yaratılmış birer imtihan aracıdır. Bu önemli gerçek Hz. Süleyman'ın dilinden Kuran'da şöyle haber verilmektedir:

Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: "Ben, (gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim." Derken (Süleyman) onu kendi yanında durur vaziyette görünce dedi ki: "Bu Rabbimin fazlındandır, O'na şükredecek miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti). Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır. (Neml Suresi, 40)

Yine Hz. Süleyman'ın Kuran'da geçen ifadelerinden şükredebilmenin bile Allah'ın çok büyük bir nimeti olduğunu ve ancak Allah'ın lütfu ve dilemesiyle insanın şükredebileceğini anlıyoruz. Çok büyük bir batıni sırrı da içeren, Hz. Süleyman'ın şükretme ile ilgili duası ayette şöyle bildirilir:

(Süleyman) Bu sözü üzerine tebessüm edip güldü ve dedi ki: "Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat." (Neml Suresi, 19)

Şükretmenin de, iman ve tüm salih ameller için olduğu gibi, Allah'ın ilhamıyla olduğu ayette açıkça belirtilmiştir.
Vicdanlı bir insan etrafına baktığı zaman dört bir yandan Allah'ın nimetleriyle kuşatılmış olduğunu, bunların hiçbirisine kendisinin güç yetiremeyeceğini, yalnızca Allah'ın dilemesiyle bu nimetlere kavuşabildiğini fark eder. İnsanın kendisine ait sandığı bedeni, aklı, zekası, duyguları, sağlığı ve kuvveti bile bu nimetlerin yalnızca birer parçasıdırlar.

Bu yüzden şükretmek yalnızca belli zamanlarda, büyük bir kazanç ya da fayda elde edildiğinde veya güzel bir yemek yendiğinde ya da kötü bir olay sağ salim atlatıldığında sadece dil ucuyla, "Elhamdülillah, Allah'a çok şükür" demek değildir. Şükür her an tüm kalbiyle yaşanması gereken bir ruh halidir. Çünkü Allah'ın nimetleri saymakla, hatta, ayette geçen ifadeyle, genelleme yapılarak bile bitirilemez:

Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)


Allah'ın nimetlerine şükretmemek ya da az şükretmek nankörlüktür. Bu ise şeytanın insanlara karşı kurduğu çok büyük bir tuzaktır. Şeytan her zaman, insanları şükretmekten alıkoymak ister. Bu saptırması ayetlerde şeytanın kendi ağzından şöyle haber verilir:
Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın." (Araf Suresi, 16-17)

Şeytanın, özellikle şükretme konusunda insanlara yaklaşacağını ifade etmiş olması, bu ibadetin önemini de ortaya koymaktadır. Şüphesiz bu kadar önemli bir ibadeti terk ederek nankörlük yapmanın Allah Katındaki karşılığı da ona göre olacaktır. Görüldüğü gibi şeytanın bütün çabaları tek bir ana hedef etrafında toplanmaktadır; insanların şükretmelerine engel olmak. Bu konuda çoğu kimseler üzerinde etkili de olmuştur:

... Şüphesiz Allah, insanlara karşı büyük ihsan (Fazl) sahibidir, ancak onların çoğu şükretmezler. (Yunus Suresi, 60)

Yüce Rabbimiz'e gereği gibi şükredebilmek için öncelikle bu ibadetin ve bunun gerektirdiği üstün ahlakın önemini kavramak gerekir. Şükreden bir insan, sahip olduğu nimetin tek sahibinin ve onu kendisine veren yegane kudret sahibinin Rabbimiz olduğunu ve Allah 'ın karşısındaki acizliğini bilir. Allah 'ın büyüklüğünü, azametini gözardı eden, bu gerçeği tam olarak takdir edemeyen bir insanın şükrü de aynı derecede yüzeysel olabilir.

Sadece dilleriyle iman ettik diyen, ancak Kuran ahlakını hayatlarına geçirmeyen insanlar, Allah 'a şükretme konusuna da gafil bir ahlak sergilerler. Bu ibadeti ancak başlarına gelen bir sıkıntı, hastalık ya da bela gibi istenmeyen bir durum ortadan kalktığında oldukça kısa bir süre hatırlar, sonra tekrar Kuran'dan uzak yaşamlarına geri dönerler. Kuran'da, felakete uğradığı zaman dua eden, üzerlerinden sıkıntı kalktığı zaman ise hemen Allah 'a şirk koşan insanların durumu bu konuya örnek olarak verilmiştir:

"De ki: "Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak dua etmektesiniz: Andolsun, bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz." De ki: "Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır. Sonra siz yine şirk koşmaktasınız." (Enam Suresi, 63-64)

Oysa şükretmek insanın en önemli sorumluluklarından biridir. Çünkü her insanın hayatı şükredeceği sayısız nimetlerle doludur. Öyle ki bu nimetlerin bir genelleme yapılarak bile bitirilemeyeceği Nahl Suresi'nin 18. ayetinde belirtilmiştir. Kuran'da şükür için belirli bir sınır koyulmadığından, insan elindeki bütün nimetleri bir şükür vesilesi olarak görebilir.

Şükür, yalnızca Allah’a söz ile hamd etmekle değil, Rabbimiz'in verdiği tüm nimetleri Kuran ahlakını yaymak için kullanmakla olur. Mümin, kendisine verilen herşeyi, Allah rızası için kullanmakla yükümlüdür. En başta da, Allah’ın kendisine verdiği bedeni O’nun rızasını kazanmak için kullanacaktır.

Kuran’da, Allah’ın nimetlerine şükretmenin, O’nun nimetlerini başkalarına anlatmakla, yani Kuran ahlakını tebliğ etmekle olacağı şöyle ifade edilir:

"Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut kalacaksın. Bir yetim iken, seni bulup da barındırmadı mı? Ve seni yol bilmez iken, ‘doğru yola yöneltip iletmedi mi? Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi? Öyleyse, sakın yetimi üzüp-kahretme. İsteyip-dileneni azarlayıp-çıkışma. Rabbinin nimetini durmaksızın anlat." (Duha Suresi, 5-11)


ALLAH’A GÖNÜLDEN ŞÜKRETMEK İMAN ALAMETİDİR

Yüce Allah (cc) bir ayetinde, Hz. Davud ve ashabına "Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın. Kullarımdan şükredenler azdır" (Sebe' Suresi, 13) şeklinde buyurmuştur. İnsanın, hayatının her aşamasında, yaptığı her işte Allah (cc)'ın kendisine lütfettiği nimetleri görüp takdir etmesi önemli bir mümin alametidir. Bu ayetten de anlaşıldığı gibi, şükür, müminin hayatının her anına hakim olması ve kesintisiz bir şekilde yaşanması gereken bir ibadettir.



İman edenler, hayatları boyunca karşılaştıkları olumlu ya da olumsuz gibi görünen her tür olay ve durumun, Rabbimiz'in kendileri için yarattığı bir lütuf; ahiret hayatlarını kazanabilecekleri bir deneme vesilesi olduğunun farkındadırlar. Bu yüzden de kendillerine bir nimet verildiğinde de, bir sıkıntıyla karşılaştıklarında da, maddi manevi herşeyin Rabbimiz'den olduğunu bilerek Allah (cc)’a şükrederler. Bu, müminleri diğer insanlardan ayıran çok önemli bir ahlak üstünlüğüdür.

Bu ahlakı en güzel şekilde yaşayan değerli İslam alimlerinden Bediüzzaman Said Nursi, şükrün Allah (cc)'a yakınlaşmak ve Rabbimiz'in rızasını kazanmak için ne kadar önemli bir vesile olduğunu bir sözünde şöyle belirtmiştir:

Netice-i hilkat-i alemin (alemin yaratılmasının neticesinin) en mühimmi şükürdür... Güya şu secere-i hilkatin (kainatın) en mühim meyvesi şükürdür. Ve şu kainat fabrikasının çıkardığı mahsulatın (neticelerin) en alası şükürdür. (Mektubat, 28. Mektub, Şükür Risalesi)

Bediüzzaman Said Nursi bir başka sözünde ise şükretmenin, insanı Yüce Rabbimiz'e yaklaştıran çok önemli bir ibadet olduğunu hatırlatmıştır:

İnsanı, camiiyetine (birçok manayı ve hakikate sahip olmasına) göre en ala (yüksek) mevki olan ahsen-i takvime (Cenab-ı Hakk (cc)’ın insanı, en güzel biçim, sıfat ve surette yaratmasına) çıkarmak vasıtası şükürdür. Şükür olmazsa esfel-i safiline (aşağıların en aşağısı, cehennemin en aşağı tabakasına) düşer, bir zulm-ü azimi (en büyük zulüm) irtikab eder (işlenmiş olunur). (Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, s. 351)

Rahman ve Rahim olan Rabbimiz'in nimetlerine karşı nasıl bir şükür ile şükredilmesi gerektiği ise Kuran ile insanlara açıklanmıştır. Bazen insanlar sadece sözlü olarak şükreder ancak bu bakış açılarını Allah 'a karşı gösterdikleri ahlaka yansıtmazlar. Oysa ki Allah ’a şükretmek, hem sözlü hem de fiili olarak, birarada yerine getirilmesi gereken bir ibadettir. Büyük İslam alimi İmam Gazali, şükrün hem kalple, hem dille hem de fiili olarak yaşanması gerektiğini bir sözünde şöyle hatırlatmıştır:

Bil ki ey okuyucu, şükür, kalb, dil ve azalar ile olur. Kalb ile şükür, hayrı kasdetmek ve onu bütün mahlukat için gizlemekten ibarettir. (İmam Gazali, Kalplerin Keşfi, s. 345)